BÖLÜM 7: Bizi Özel Yapan Neydi?Arklay Hastanesi'nden ayrıldıkları gibi Raccoon Şehri Halk Koleji'ne dönen Mirella ile Cengizhan, havanın yolda oldukları sırada yeniden kapanması ile hafiften çiselemeye başlayan yağmurun kısa sürede şiddetlenmesi nedeni ile George Hamilton'ın yanına dönmek zorunda kalıyorlardı.
George Hamilton: "Sizler için endişelenmeye başlamıştım. Nerede kaldınız?"
"Yaban arısı ararken biraz vaktik kaybettik." dedi Mirella. Kendisini boş bir sandalyeye bıraktı. "Bu yüzden de işimiz biraz uzun, ama neyse ki V-Poison'ı almak için çok uğraşmadık."Cengizhan: "Mermilerden biri ıska geçmeseydi..."
Mirella: "Arıyı vurdun ya, ona bak. Aksi takdirde o bizi vuracaktı."
"T-Blood için biraz beklemek gerekecek; çünkü, dışarıdaki yağmur yakın bir zamanda durmayacakmış gibi görünüyor." dedi George Hamilton. Yavaş adımlarla yürüyerek, pencerenin önüne geldi. Bardaktan boşalırcasına yağan yağmur ile yıkanan bahçeye bakıyordu. "Uzun zamandır böyle bir yağmur yağmamıştı."
Cengizhan: "Pek sık yağmur yağmıyor sanırım?"
"Yağar da, bu denli şiddetli yağmaz." dedi Mirella. George Hamilton'ın verdiği havlu ile saçlarını kurulamaya çalışıyordu bir yandan da. "Ben bir üzerimi değiştireyim. Yoksa hasta olacağım."
Cengizhan: "Yardımcı olabileceğim bir şey var mı?"
Mirella: "Yağmuru durdurabilirsin...?"
"Öyle bir yeteneğim olsa, Daylight'a gerek kalmadan Merve'yi dezenfekte ederdim." diyerek cevap verdi Cengizhan. Pencerenin yanındaki kaloriferin üzerine oturdu. "İnşallah hasta olmam."
George Hamilton: "En azından yaşayan ölü olmazsın."
"O da var tabi." dedi Cengizhan. Bir yandan yağmur damlalarının camdaki süzülüşlerini izlerken, bir yandan da hafiften esen rüzgar ile bahçedeki bitkilerin dans edişini izliyordu. "Bu arada, T-Blood'ın Thessalonians isimli bir yaratıktan alınacağını söyledi, Mirella."
Ama her nedense Cengizhan, yaratığın ismini doğru telafuz edemediğini düşündü. "Tot..." dedi ve kısa bir süreliğine duraksadı. Yaratığın adını bir türlü hatırlayamıyordu. "To... Tot... Tothenatosh... Hmmm... Bu da değildi...?"
Cengizhan: "Th... The... Thetatotosh... Aman her neyse işte, bir ucubeden alınacağını söyledi."
George Hamilton: "'Thanatos' olmasın...?"
"Hah! Evet, oydu!" dedi Cengizhan. Rezil olduğunu düşündüğü için güler gibi oldu. "Üzgünüm, bir türlü hatırlayamadım."
George Hamilton: "Sorun değil. Zaten biraz zor bir adı var... İnsan her zaman hatırlayamıyor."
"Haklısınız." dedi Cengizhan. Bir süreliğine duraksadı. Dışarıda yağan yağmurun sesi, her ne kadar cehennemin tam ortasında olsalar da, kısa süreliğine bir huzur vermişti. Çevrenin yanında kendi ruhunun da yıkandığını hissetmişti ki, sorulması gereken bir soru olduğunu hatırlayarak kendisine geldi. " O her ne ise, işimiz zor olacak mı?"
"Biraz... Thanatos, Umbrella Şirketi'nde çalışmakta olanGreg Muller isimli bir bilim adamının yarattığı özgün bir Tyrant modeliydi. Raccoon Şehri salgını sırasında burada yaratılan Thanatos, Umbrella'nın seri üretim Tyrant'larına karşı bir cevap niteliği olarak ileri sürüldü." dedi George Hamilton. Sesi biraz rahatsız geliyordu. "Thanatos serbest kaldığında, kendisine karşı gelen UBCS (Umbrella Biohazard Countermeasure Service) üyeleri ile savaşa girdi. Tek başına bütün ekibi temizlerken, ekibin lideri Nicholai, ona dürbünlü tüfekle iğneli serumu saplamayı başardı, ama geri alması mümkün olmadı. Şu an muhtemelen hala Thanatos'un üstünde ve eğer onu alabilirseniz, T-Blood'ı da elde etmiş olacaksınız."
"Evet, ben geldim!" dedi Mirella gülerek. Üzerini değiştirmiş ve gelmişti. "Hayırdır? Beni mi çekiştiriyordunuz? Birden ortalık sessizleşti de...?"
Cengizhan: "Nereden bildin?"
Mirella: "Ben bilirim..."
George Hamilton: "Arkadaşına Thanatos'u anlatıyordum."
Mirella: "Biliyorum efendim, sadece şaka yollu takılayım dedim. Hemen ciddiye aldınız!"George Hamilton: "Ben ciddi bir adamım."
"Belli oluyor." dedi Mirella. Elindeki silahın susturucusunu çıkarttı, şarjörünü değiştirdi ve mermiyi namluya sürdü. "Pekala... Dışarıdaki yağmur durmuşa benziyor. Ne yapalım? Şu bizim esas oğlanı avlamaya gidelim mi?"
George Hamilton: "Avlamaktan çok, üzerindeki iğneli serumu alsanız yeterlidir."
"'İğneli serum' mu?" diye sordu Mirella. Önce Cengizhan'a, ardından da George Hamilton'a baktı. "O kadar basit mi? Kan örneği alacağız sanıyordum?"
"Yine kan örneği almış olacaksınız..." dedi George Hamilton. Şaşırmıştı. "Bir dakika... Sana anlatmadım mı?"
Mirella: "Neyi?"
"Ah, lanet olsun!" dedi George Hamilton. Çalışma masasının ön tarafına yaslandı. "Az önce Cengizhan'a da ondan bahsediyordum. Thanatos serbest kaldığında, kendisine karşı gelen UBCS (Umbrella Biohazard Countermeasure Service) üyeleri ile savaşa girmişti. Tek başına bütün ekibi temizlerken, ekibin lideri Nicholai, ona dürbünlü tüfekle iğneli serumu saplamayı başarmış, ama geri alması mümkün olmamıştı..."
Mirella: "...ve bizim tek yapmamız gereken, o serumu geri almak...?"
George Hamilton: "Kesinlikle. Yalnız bir Thanatos'tan bahsediyoruz. Serumu almak o kadar kolay olmayacaktır."
"Peki ona karşı kullanabileceğimiz herhangi bir şey yok mu?" dedi Mirella. Elindeki silaha baktı. "Bu bize bir avantaj sağlar mı?"
George Hamilton: "Zor, ama imkansız değil."
Mirella: "Denemekten başka çaremiz yok...?"
George Hamilton: "Yalnız çok dikkatli olmalısınız; çünkü, alacağınız en ufak bir sıyrık bile ölümcül sonuçlar doğurabilir."
Cengizhan: "Elimizden geleni yapacağız."
"Bu arada, Mirella," dedi George Hamilton. Elini cebine sokup, bir şey aramaya başlamıştı. "sendeki şu diğer cam tüpü ver. Siz serumu almaya çalışırken, ben de P-Base'i temin etmeye çalışayım. En azından zamandan kazanmış oluruz."
"Dahice bir fikir efendim..." dedi Mirella. George Hamilton'ın arkasında kalan masayı işaret etti. "İkinci çekmeceye koydum."
George Hamilton: "Tamam."
Yağmurun dinmesi ile bir süredir almadığı taze toprak kokusu yeniden almaya başlayan Cengizhan, Mirella'nın rehberliğinde üniversiteyi çeviren yeşilliğin arasından geçerek, arka meydana ulaşıyordu. "Şu Thanatos ile karşılaşacağımız yer burası mı?"
"En son burada görünmüştü." dedi Mirella. Pür dikkat ile çevresini inceliyor, en ufak bir sese bile kulak kabartıyordu. "Duymadığım bir ses duyarsan, haber ver."
"Tamam." dedi Cengizhan. Islanan toprağın çamura dönmesi yüzünüden zar zor yürüyordu. "Meydanın haline bak. Çamur deryasına dönmüş."
Mirella: "Daha kötü zamanları olmuştu."
Cengizhan: "Diyorsun?"
Mirella: "Görseydin, bana hak veri—"
Cengizhan: "Lafını kesiyorum, ama benim duyduğum sesi sen de duydun mu?"
Mirella: "Hangi sesi?!"
"Şunu..." dedi Cengizhan. Arkalarında gelen çalı seslerini işaret etti. "Bunu diyorum...?"
"Lanet olsun!" dedi Mirella. Cengizhan'ı elinden tuttuğu gibi mümkün olabildiğince uzak bir mesafeye doğru koştu. "Sanırım beklediğimiz şey geldi! Eğer gerçekten o ise, bana bir söz vermeni istiyorum."
Cengizhan: "Nedir?"
Mirella: "Ne olursa olsun, yanımdan ayrılmayacaksın!"
"O konuda şüphen olmasın." dedi Cengizhan. Duydukları o gizemli sesin sahibi en sonunda yüzünü göstermişti. Hem de ne göstermek... Tamamıyla öldürmeye programlanmış olan o heybetli ve ölümcül Thanatos, üniversitenin bahçesini saran bitkilerin arasından ok gibi fırlayarak, arka meydana sert bir iniş yaptı. Zeminin sarsılması ile yüreği ağzına gelen Cengizhan, son duasını ediyordu: "Allah'ım sen soktun, sen çıkart!"
Mirella: "İşimiz biraz zor olacak."
Cengizhan: "Belirtmene ger—"
Thanatos'un yeri yerinden oynatacak kadar güçlü ve kulak tırmalayıcı haykırışı Cengizhan'ın lafını bölmekle kalmıyor, hem Cengizhan'ın hem de Mirella'nın başına korkunç bir ağrı saplanmasına neden oluyordu. Kısa süreliğine kafalarının şiddetli sesten dolayı patlayacağını zanneden ikili, haykırışın kesilmesi ile yavaş yavaş kendilerine geliyorlardı. Bu fırsattan yararlanarak saldırıya geçen Thanatos'u son anda fark eden Mirella, üzerine doğru gelen devasa bir cüsseden kaçabilecek kadar zamanı olmayacağını anladığı sırada, kendisine doğru koşarak gelen Cengizhan'ın sesini duydu. Ne dediğini algılayamayacağı kadar kısa süre içerisinde de ayaklarının yerden kesildiğini fark etti. Sanki uzay boşluğundaymış gibi uçtuğunu hissetmesi ile yeniden yere düşmesi bir olmuştu.
Cengizhan: "İyi misin?"
"Hem de hiç olmadığım kadar iyiyim." dedi Mirella. Gözlerini Cengizhan'dan ayıramamıştı. "Hayatımı kurtardın. Nasıl teş—"
Cengizhan: "Daha sonra teş—"
Mirella'nın lafını kesen Cengizhan, Cengizhan'ın lafını kesen de dördüncü bir ayak sesleri oluyordu. "Siz ikiniz daha ne kadar öyle yatmayı planlıyorsunuz?!" dedi ayak seslerinin sahibi ve devam etti. "Yatak ve yorgan getireyim mi?"
"Yine mi sen?" diye sordu Cengizhan. Her zamanki gibi tam zamanında yetişen pelerinli kahramana bakıyordu. "Zamanlaman yine süper oldu."
"Laf ebeliğini kes de bir işe yarayıver!" diye bağırdı pelerinli kahraman. Thanatos'un kendisine yaptığı saldırı hamlesinden iyi bir zamanlama ile sıyrıldıktan sonra, zıplayıp, ucubenin boğazından destek alarak arkasına dolandı. "Göğsündeki serum! Şimdi!"
Yerden kalktığı gibi yardım için koşmaya başlayan Cengizhan, pelerinli kahramanı üzerinden atmakla uğraşan Thanatos'un göğsündeki serumu yakalamak için uygun bir zamanlama arıyordu. Bu esnada duyulan iki el silah sesi, Thanatos'un kısa süreliğine sersemlemesine neden oldu. Bu fırsattan yararlanmayı deneyen Cengizhan, iki eli ile seruma yapıştı. Çok kısa bir süre olduğunu biliyordu. Bu yüzden de var gücü ile serumu çıkartmaya çalışıyordu, ama yağmurdan dolayı gerek ıslanan serum, gerekse de elleri, buna izin vermiyordu. Ne var ki, ellerinin arasından kayması ile serumu çıkartamadan yere düştü, Cengizhan. "Hay şansımı s*keyim... Çıkartamadım!"
Pelerinli: "Ben de senin yapacağın işi s*keyim!"
Cengizhan: "İltifatların ruhumu okşuyor anasını satayım!"
Mirella: "Bakıyorum da çok iyi anlaşıyorsunuz!"
Cengizhan: "Ne demezsin!"
Geçirdiği kısa süreli sersemlikten kurtulan Thanatos, pelerinli kahramandan kurtulmak için verdiği mücadeleye kaldığı yerden devam etmeye başlayacaktı ki, sırtındaki pelerinli kahramanın çevik bir hareket ile parande atması neticesinde onunla yüz yüze geldi. "Senin suratına sıçayım!" dedi pelerinli kahraman. Seruma yapıştığı gibi var gücü ile çekerek çıkartıp, Mirella'ya doğru fırlattı. Akabinde, cebinden çıkarttığı el bombasının pimini çekti ve Thanatos'un ağzından içeri soktu. "Bu müessesemizden olsun!"
El bombasının patlamasından hemen önce Thanatos'a tekme atarak aşağı atlayan pelerinli kahramanın, pelerininin Thanatos'un pençesine takıldığından haberi yoktu. Atlayışı sırasında, pelerinin algılayamayacağı kadar kısa sürede yırtılması neticesinde açıkta kalması ile artık ‘pelerinsiz' kahraman olan görünüm değiştirdi.
Az önce olanlara herhangi bir anlam yükleyemeyen Cengizhan, karşılaştığı ilk andan beri kendisi için büyük bir gizem olan, ama artık gizem olmaktan kurtulan pelerinli kahraman yüzünden bir anlığına ‘pimi çekilmiş olan bir el bombası'nın varlığını unuttu. "Tarkan...?"
Tarkan: "Az önce bir el bombasının pimini çektim, eğer fark ettiysen...?"
"Ha evet, doğru..." dedi Cengizhan. Yeni görünümüne kavuşan kahramanlarına dikkatli bir şekilde bakıyordu. "Mirella! Kaç!"
Ağzındaki el bombasının kısa sürede infilak etmesi ile kafası patlayan Thanatos kanlar içinde yere yığılırken, etrafa saçılan kan ve et parçalarının bir bölümü de Cengizhan, Mirella ve Tarkan'ın üzerine yağıyordu. Neyse ki, pek fazla etkilenmeyen grup üyeleri, T-Blood ile George Hamilton'ın yanına dönüyorlardı.
Cengizhan: "Burada ne arıyorsun, Tarkan?"
Tarkan: "Tabi ki de seni..."
Mirella: "Bu adam kim?"
Cengizhan: "Doğrusunu söylemek gerekirse nereden başlayacağımı bilemiyorum."
Mirella: "'nereden başlayacağımı bilemiyorum'?"
"Evet; çünkü, Silent Hill kasabasından beri peşimizde..." dedi Cengizhan. Tarkan'a kısa süreliğine baktıktan sonra tekrar Mirella'ya baktı. "Dost mu, düşman mı bilemiyorduk. Başımız sıkıştığı anda yırtık dondan çıkar gibi çıkıyor, bizi beladan kurtarıyor ve hiçbir açıklama yapmadan s*ktir olup gidiyordu."
"Çok kibarsın... Bir s*kmediğin kaldı!" dedi Pelerinsiz Kahraman ve devam etti. "Neyse... Sanırım bir açıklama yapmam gerekiyor."
Cengizhan: "Zahmet olmazsa..."
"Öncelikle, gerçek adım Tarkan." dedi Tarkan. Boğazını temizledikten sonra lafına devam etti. "Açıkçası Lucid Dream, diğer adı ile Saydam Rüya adı verilen bir olgu var."
Cengizhan: "Saydam Rüya?"
FON MÜZİĞİ:
The Engine Room - A Perfect Lie"Rüya görürken, rüyada olduğunu fark etme durumudur." dedi Tarkan. Yanlış bilgi vermemek için sözcüklerini doğru seçmeye gayret ediyordu. "Saydam rüyalar gerçeğe çok yakın olabildikleri için, rüyayı gören kişinin rüya içinde kontrolü bir derece eline alabilmesi veya rüyanın geçtiği çevredeki hayali deneyimlerini değiştirebilmesi mümkündür."
Mirella: "Çok ilginç..."
"Öyle..." dedi Tarkan ve devam etti. "Bu konuda biraz tecrübeliyim. Alper ile kurduğumuz belirli bir düzendeki bu dünyaya, ki Silent Hill kasabasında da geçerliydi, Cengizhan'ı da davet ettim. Ne var ki, hesapta olmayan, ama şu an ana düşmanımız olan Albert Wesker isimli bir adam, Alper'i kontrol ederek Umbrella Şirketi'nin başına geçirip, amaçları doğrultusunda kullanabilmek için, Las Plagas virüsünü ona enjekte etti. Tabi bu noktada sorumluluk da direkt benim üstüme bindiği için, bunu yerine getirmek adına rüyama davet ettiğim ve karışıklığıa sürüklediğim Cengizhan'ı kurtarıp, Alper'i bu kukla durumundan kurtarmak için yapabileceğimiz tek şeyin onu devirmek olduğuna karar verdim."
Cengizhan: "Peki onu nasıl devirmeyi düşünüyorsun?"
Tarkan: "Kendi deneyimlerim doğrultusunda hazırladığım bir antidotu ona enjekte edebilirsem, normale dönecek."
Cengizhan: "Yalnız onu koruyan bir sürü USS askerinin varlığından haberin var mı?"
Tarkan: "Var."
"Umarım ona uygun da bir planın vardır. Yoksa ebemizin aile mezarlığını tersten görürüz." dedi Cengizhan. Bu arada, kafasına takılan bir başka soru işaretine geliyordu. "Peki neden sürekli kaçıp durdun bizden? Amacın neydi?"
"Antidotu hazırlamak için sadece kritik noktalarda girdiğim mücadeleler yüzünden öyle kaçmak zorunda kaldım." dedi Tarkan ve devam etti. "Bir de şu var... Burada olmanın, tüm bu belaya karışmanın sebebi bendim."
Cengizhan: "Ne demek istedin?"
Tarkan: "Saydam Rüya deneyimlerimden sonra, nasıl bir şey olduğunu görmek için senin de denemeni istedim, ama sen ilk anda tecrübesiz olduğın için, bu rüyadan uyanamadın. Yani bir nevi rüya içinde sıkışıp, kaldın. Ben de bu rüya içinde ölmemeni sağlayarak, bir şekilde bu rüyadan çıkmanı sağlamaya çalışıyorum."
--------------------------------- FON MÜZİĞİ BİTİŞ NOKTASI ---------------------------------
"Şimdi her şey anlaşıldı... Kafamdaki bütün soru işaretlerine büyük ölçüde cevap buldum." dedi Cengizhan ve devam etti. "Yalnız öncelikle Merve'yi şu lanet olası Daylight ile geri alalım, kaldığımız yerden devam edeceğiz."
Raccoon Şehri Halk Koleji binasına geri dönen Mirella ve Cengizhan, aralarına yeni katılan Tarkan'ın durumunu detaylı olarak anlattıktan sonra, Thanatos'tan aldıkları T-Blood dolu serumu da George Hamilton'a veriyorlardı. V-Poison, T-Blood ve P-Base dolu tüpleri Daylight üretim makinesindeki yerlerine yerleştiren George Hamilton, GENERATE düğmesine basarak, panzerinin üretimini başlatıyordu.
FON MÜZİĞİ:
! Video not foundKısa sürede elde edilen Daylight karışımını George Hamilton'dan teslim alan Cengizhan, tüpü korumalı bir yere koyuyordu. "Size ve Mirella'ya nasıl teşekkür edeceğimi bilemiyorum." dedi Cengizhan. Hafiften duygulanmıştı. "Hiçbir şekilde zorunlu değilken, böyle bir amaç için yanımda oldunuz. Eğer siz olmasaydınız, arkadaşım Merve'yi kurtarabilmem mümkün olmayacaktı; çünkü, Daylight panzerinden hiçbir şekilde haberim yoktu. Onu tamamıyla kaybedeceğime kesin gözüyle bakıyordum, ta ki sizinle karşılaşana kadar..."
"Estağfurullah..." dedi George Hamilton. Cengizhan'ın içten teşekkürü hoşuna gitmişti. "Arkadaşın Merve'yi kurtarman bize en büyük teşekkürün olur, Cengizhan. Biz sadece neyi nasıl yapacağını gösterdik, ama kapıyı açacak olan kişi sen olacaksın, bunu unutma."
"Her şey için fazlası ile teşekkür ederim." dedi Cengizhan. Gözünün ucuyla önce Mirella'ya, arından da Tarkan'a baktı. "Haydi... Gidelim mi?"
"Şey..." dedi Mirella. Cengizhan'ın gözlerinin içine bakıyordu. Bir şeyler demeyi istiyor, ama diyemiyor gibiydi. "Ben... Neyse."
Cengizhan: "Bir şey mi oldu?"
"Yok, önemli değil... Sadece ‘dikkatli ol' diyecektim," dedi Mirella, ama aslında ‘Tarkan'ı bırak, yanına beni al' demek istiyordu. Ne var ki, o anda nasıl söyleyeceğini bilememişti. "ama Tarkan varken demem gereksiz olur."
"Teşekkür ederim, Mirella, iltifatın için..." dedi Tarkan. Cengizhan'dan sonra o da George Hamilton ile Mirella'nın elini sıktı. "Aslında bu bir veda değil. Şehirden ayrılmadan önce tekrardan uğrayacağız."
George Hamilton: "Her daim bekleriz."
Tarkan: "Teşekkürler."
Daylight panzerini alıp, Raccoon Şehri Halk Koleji'nden ayrılan Cengizhan ile Tarkan, Raccoon Şehri'nin merkezine geldiler. "Merve'yi nerede bulabileceğimiz hakkında herhangi bir fikrin var mı?" diye sordu Cengizhan. Etrafına şöyle bir baktı. "Şehrin her yerinde olabilir."
Tarkan: "O halde biz de şehrin her yerine bakarız...?"
Cengizhan: "Bence bir mahsuru yok."
"O zaman gazla..." dedi Tarkan. Cengizhan'ın omzuna vurdu. "Acele etmeliyiz. Geçen her dakika bizim için kayıp."
Bir saat sonra...
--------------------------------- FON MÜZİĞİ BİTİŞ NOKTASI ---------------------------------
Şehrin dört bir yanına bakan Cengizhan ile Tarkan, uzun süreli bir araştırma sürecinden sonra, Merve'yi en sonunda Prague Bulvarı'nda, şehrin doğu tarafına doğru yürürken buluyorlardı. Kızın arkası dönük olduğu için, ustaca bir taktik uygulandığı takdirde, Daylight'ı içirmeleri pek de zor olmayacak gibi görünüyordu. "Ayrılalım." dedi Tarkan. Bulvarın karşı kaldırımını işaret etti. "Sen karşıya geç."
Cengizhan: "Neden?"
Tarkan: "Ona ayrı kollardan, arabaların arkasına saklana saklana iler—"
Cengizhan: "Aynı yerden arabaların arkasına saklana saklana ilerlesek olmuyor mu?"
"Sen buraya gelirken, beynini yatağının başucundaki komidinde mi bıraktın?" diye sordu Tarkan. Sinirli bir şekilde Cengizhan'a bakıyordu. "Ulan gerizekalı herif! Birimizden birini fark ederse, diğerimiz bu açığından yararlanacak ve koşarak kızın üzerine atlayacak!"
Cengizhan: "Onu baştan desene!"
"Aynalı sazan gibi lafımın ortasında atlamamış olsaydın, şimdiye çoktan demiş olacaktım!" dedi Tarkan ve devam etti. "Neyse, şimdi sen Merve'nin dikkatini çekmeden karşıdaki kaldırıma geçip, benim işaretimi bekle."
Cengizhan: "Tamam."
Cengizhan'ın karşı kaldırıma geçtiğini gören Tarkan, eli ile Merve'nin gittiği tarafı işaret etti.
Eş zamanlı olarak, bir fare kadar sessiz bir şekilde, Merve'ye sokaktaki tek tük arabaların arkasına saklanarak dikkatlice yaklaşan Cengizhan ile Tarkan, yine eş zamanlı olarak kıza doğru hızla koşmaya başladılar. Ayak seslerini duyan Merve, insanüstü bir hızla arkasını dönmüştü ki, üzerine doğru gelmekte olan Tarkan ile Cengizhan'ı görmesi ile üzerine çullanmaları bir olmuştu.
"Çabuk içir!" diye bağırdı Tarkan. Merve'yi yerde sabit tutmaya çalışıyordu. "Yoksa ikimizi birden s*kecek!"
"Az daha dayan!" dedi Cengizhan. Bir yandan Tarkan'a destek olurken, diğer yandan da, Daylight'ı yere koyup, iki elini tüm gücü ile kullanarak, Merve'nin ağzını açtı. "Kıza resmen zorbalık yapıyoruz ha!"
Tarkan: "Onun iyiliği için..."
"Biliyorum." dedi Cengizhan. Merve'nin ağzını yeteri kadar açtıktan sonra, kapatmasına imkan vermeden Daylight panzerini son damlasına kadar içeri boşalttı. "Tamam! Hallettim! Merve'yi bırakabiliriz!"
Panzehiri içirdikten sonra, olası bir savunma saldırısına karşı kaçmaya çalışan Tarkan ile Cengizhan, Merve'den aldıkları ufak çaplı bir ‘cevap' niteliğindeki yumruk ile dengelerini kaybettiler. Beklemedikleri kadar zayıf gelen bu yumruk, sadece asfaltta kısa bir sürüklenmeye neden olmuştu. Hiçbir şeye aldırış etmeden yerden kalkan Tarkan ile Cengizhan, girişimlerinin sonucunu görmek için merak içerisinde Merve'ye bakıyorlardı.
FON MÜZİĞİ:
NothingÇok kısa bir sürede etkisini gösteren panzehir nedeni ile yalpalamaya başlayan Merve, sarhoş gibi yürüyordu. Etrafını, buzlu bir camın arkasından bakar gibi bulanık görüyordu. Hiçbir şey net değildi. Her şey fluydu. Renkler birbirine giriyordu. Gözleri kararır gibi oldu. Hafif bir denge kaybı ile dizlerinin üstüne çöktü. Bir elini yere koyarken, diğer eli ile de yüzünü tutuyordu. Migren ağrısına benzer bir ağrı, beyninin matkap ile delindiğini düşünmesine neden oldu. Bu arada, öne doğru gider gibi oldu. Yüzünü tuttuğu elini de dengesini sağlamak amacıyla yere koymuştu ki, daha fazla dayanamayarak olduğu yere yığıldı.
Önce birbirlerine, ardından da Merve'ye bakan Tarkan ile Cengizhan, temkinli bir şekilde kızın yanına gittiler. Ani hareketlerden kaçınmaya çalışarak Merve'nin yanına çömelen Cengizhan, onu dürtmek ile dürtmemek arasında kalmıştı. Bu kadar yakın mesafedeyken, olası bir saldırı girişiminde hiçbir şekilde hayatta kalamayacağından emindi. Bu yüzden de korkarak elini uzatıp, Merve'yi dürttü. "Hey..." dedi Cengizhan. Ama sorusuna herhangi bir cevap alamadı. Bir süre bekledikten sonra şansını bir kez daha denedi... "Hey... İyi misin?"Hayır, hiçbir hareket yoktu. Neredeyse bir ölü gibi hareketsiz yatıyordu, Merve. İçine kuşku düşen Cengizhan, ne olduğunu anlayabilmek için onu dikkatli bir şekilde sırtüstü çevirdi. Yüzündeki tuhaf beyazlığı gördükten sonra gözlerine doğru baktığında, içindeki kuşku yerini hızla korkuya bıraktı. "Yolunda gitmeyen bir şey var...?" dedi Cengizhan. Merve'nin gözlerinin ferinin söndüğünü fark etti. "Şuna bir baksana, Tarkan!?"
"Bu iyiye işaret değil." dedi Tarkan. Durgunlaşmıştı. Zorla konuşuyor gibiydi. "Korkarım ki onu kaybettik."
Cengizhan: "Ne demek ‘onu kaybettik'?!"
"Çok geç kaldık..." dedi Tarkan. Kaygılı bir yüz ifadesi ile Merve'ye bakıyordu. "Panzehir onu öldürdü."
"Bir dakika... Anlamıyorum..." dedi Cengizhan. Bilal ile Mirella'nın ona verdiği bilgileri şöyle bir anımsamaya çalıştı. "Bu panzehir, onu kurtarmak için elde edilen bir şey değil miydi?"
"Evet, ama Daylight T virüsü bütün vücudu kapladıktan sonra kullanılırsa, enfeksiyonlu hastayı öldürmekten başka bir işe yaramaz." dedi Tarkan. Merve'nin yüzüne bakmaya devam ediyordu. Halen açık olan gözlerini kapattı. "Ne yazık ki çok geç kaldık."
"Yani gerçekten Merve öldü mü?" diye sordu Cengizhan. Söyleneni duyuyor, ama duyduğunu algılamakta güçlük çekiyordu. Tarkan'ın ‘ne yazık ki çok geç kaldık' lafı beyninde sürekli yankılanıyordu. "O gitti mi?"
"Bunun senin için ne kadar zor olduğunu anlayabiliyorum," dedi Tarkan. Bir süreliğine duraksadı. Yanlış bir şey söyleyerek Cengizhan'ın öfke patlamasına hedef olmak istemiyordu. "ama artık geri dönmeyecek."
"Anlıyorum..." dedi Cengizhan. Merve'nin yüzüne bakarken, ilk karşılaştıkları andan içinde bulunduğu ana kadar geçen zamanı düşündü. Gözlerinin dolmuştu. "Silent Hill kasabasındaki karşılaşmamızda benimle gelmemeni söyleseydim, başına bu gelir miydi? Tabi ki de gelmezdi..."
Tarkan: "Bu noktaya geleceğini tahmin edemezdik."
"Belki, ama..." dedi Cengizhan. Lafını toparlayamamıştı. "Bilal'in söylediği bir laf vardı."
Tarkan: "Nedir?"
Cengizhan: "Raccoon Şehri'nde ölmek, nasıl hayatta kalınacağını öğrenmektir."
"Fazlası ile doğru bir laf..." dedi Tarkan. Cengizhan'ın omzuna dokundu. "Bak sana ne diyeceğim?"
Cengizhan: "Nedir?"
"Eğer Merve şu an seninle bir şekilde iletişim kurabiliyor olsaydı," dedi Tarkan. Cengizhan'ın gözlerinin içine bakıyordu. "güçlü olup, intikamını almanı isterdi."
Cengizhan: "O kadar güçlü değilim."
Tarkan: "Ben ne güne duruyorum? Mirella? Yağmur? Bilal? Bizler ne güne duruyoruz?"
"Teşekkür ederim," dedi Cengizhan. Merve'yi kucakladığı gibi yaşayan ölülere yem olmaması için en yakındaki arabanın arka koltuğuna yatırdı. "ama bu benim için kişisel bir durum oldu."
Tarkan: "George Hamilton'ın ne dediğini hatırlıyor musun?"
Cengizhan: "Hayır."
"Yapma Cengizhan!" dedi Tarkan. Cengizhan nereye giderse, o da peşinden gidiyordu. "'Biz sadece neyi nasıl yapacağını gösterdik, ama kapıyı açacak olan kişi sen olacaksın.' dedi."
Cengizhan: "Yani?"
Tarkan: "Eğer bir intikam istiyorsan, gerekli desteği sana biz sunacağız. Ama işi bitirecek olan sen olacaksın."
"Beni iyi dinle!" dedi Cengizhan. Tarkan'ı omuzlarından tuttuğu gibi hemen yanı başındaki arabanın kapısına dayadı. Yüzündeki ifade ciddileşmişti. "Bir grup mahalle çocuğundan bahsetmiyoruz! Karşımızda koskoca Umbrella Şirke'i ve emrindeki bir düzine USS askeri ile Yüce Alper YEŞİLSU Hazretleri var."
"Senin derdin ne?" diye sordu Tarkan. Cengizhan'ı iki eliyle iterek kendisinden uzaklaştırdı. "Benim tanıdığım atarlı semtin giderli çocuğu Cengizhan KARACA'ya ne oldu ha?! Bu güne kadar Göztepe'nin her maçını tribünlerde izledin, satır, bıçak ve bu tip kesici aletler taşıyan onlarca rakip takım taraftarına rağmen hiçbir şekilde korkmadan maç sonu kavgalarına girdin de, şimdi burada şu kıçı kırık bir sirk maymunu ve ondan farkı olmayan arkadaşlarından mı korkuyorsun?! Hem de ölüme kadar yanında yer alacak o kadar kişi varken!"
--------------------------------- FON MÜZİĞİ BİTİŞ NOKTASI ---------------------------------
Tarkan'ın bu içten sergilediği tavır karşısında daha fazla diretmenin gereği olmadığını anlayan Cengizhan, "O halde benimle gel." dedi. Bulvarın başında bıraktıkları motorsikletine doğru yürüyordu. "Raccoon İstasyonu'na dönüyoruz."
Tarkan: "Neden?"
Cengizhan: "Halk Koleji'ne gelmeden önce, Bilal ile iki kola ayrılmıştık."
"Neden?" diye sordu Tarkan. Cengizhan'ı takip ediyordu. "Herhangi bir anlamı var mı?"
Cengizhan: "Bilal, aylar önce aylar önce Alyssa Ashcroft adındaki bir kadın ile irtibat kurmuş."
Tarkan: "Eee...?"
Cengizhan: "'Eee'si şu ki, bu kadın Umbrella Şirketi'nin ipliğini pazara çıkartmak istiyormuş, ama yeterli delil bulamadığından yakınıyormuş. Bilal, bu konuda yardım edebileceğini, ama karşılığında da Merve ile Yağmur'u kurtarabilmemiz için yardım etmesini rica etti Alyssa Ashcroft'a."
Tarkan: "Kadın ne dedi?"
Cengizhan: "Bize bir fotoğraf makinesi verip, Spencer Konağı'nın altındaki Umbrella Şirketi'nin yaptığı deneylerin gerçekleştirildiği laboratuarların ve kullanılan deneklerin resimlerini çekmemizi rica etti."
Tarkan: "Hmmm..."
"Bilal ile yolda giderken Merve'ye rastladık. Aramızda pek de hoş bir husumet geçtiği söylenemez; çünkü, az önceki hali ile karşılaştık. Dolayısı ile savaşmaya tenezzül etmeden kaçtık. Spencer Konağı'nın önüne geldik. Bilal, bana Daylight hakkında bilgi verip, zamandan kazanmamız için ikiye ayrılmamız gerektiğini söyledi. O fotoğrafları halledecek, ben de Merve'yi kurtarmaya çalışacaktım. İşini halleden de Raccoon İstasyonu'nda diğerini bekleyecekti." dedi Cengizhan. Bu arada, ayakkabısının içine bir şey kaçmış olduğunu fark edince, çıkartıp, içindeki her ne ise düşmesi için motorsiklete vurmaya başladı. Birkaç ufak taş ile birlikte, taşlardan farklı bir şey daha düştü. "Bu da ne böyle?"
Tarkan: "Ver bakayım, neymiş?"
Cengizhan: "Taşa benzemiyor ha?"
"Bu şey..." dedi Tarkan. Elindeki şeyin elektronik bir cihaz olduğunu anladı. "...bir verici."
Cengizhan: "Ne demek bir verici?!"
Tarkan: "Bildiğin verici işte... Seni takip ediyorlar."
Cengizhan: "HASS*KTİR!!"
Tarkan: "Ne oldu?!"
"Ben o verici ile nereleri dolaştım!?" dedi Cengizhan. Yolunun geçtiği yerleri şöyle bir düşündü. "Raccoon Press, Raccon Şehri Halk... Aman Allah'ım! Mirella!!"